30 Kasım 2010 Salı

Kucuk adam, mutlu tepe


2 Subat, 1913 – 16 Agustos, 2008
Fukuoka elinde tohum topu ile
Foto: NaturalFarming.org


"Masanobu Fukuoka"nin anlami iste buymus! Gercekten de kendisi fotograflarindan anladigim kadariyla ufacik tefecik, narenciye bahceleriyle pirinc tarlalarinin oldugu tepe ise onun ellerine emanet edilmis olmaktan cok mutlu olmali. Aslinda narenciye bahceleri ve pirinc tarlasi diyerek haksizlik ediyorum cunku Fukuoka bildigimiz anlamda bir ciftci degil. Mutlu tepelerindeki narenciye bahcesinde agaclar arasinda yari yabanilesmis sebzeler, yesil gubre bitkileri doluymus. Kislari arpa ve bugdayla donusumlu ektigi, susuz yetistirdigi pirinci ise hic bir zaman eslikci bitkisiz (beyaz akgul) ekmiyormus. Yontemleri bir baska yaziya. Turkceye Dogal Tarim olarak cevrilen, ingilizcede "natural farming" (dogal tarim), "do-nothing farming" (eylemsiz tarim) olarak da ifade edilen bu tarim felsefesini bir seri yazida anlatmaya calisacagim. Bu seriye Fukuoka kimmis diye tanitarak baslamak istedim.

Fukuoka'yi "polymath" (cok sey bilen) olarak tanimlamis wikipedia. Calisma hayatina bitki patolojisi uzerine biyolog olarak baslayan Fukuoka aslinda ciftci, egitmen (sensei), yazar, doga bilimci, sanatci, cizer, arastirmaci kimliklerini de tasimis uzerinde. [1]

One Straw Revolution (turkceye Ekin Sapi Devrimi olarak cevrildi) ile tanidik onu ilk. Kitap hem tarimla hem de yasamla ilgili bir felsefe kitabi neredeyse. Bu tanitim yazisina ilk basladigimda, tam bir kaos halinde, ordan oraya ziplayarak yazarken, kitabi ceviren sevgili Aykut Istanbullu'nun tanitim yazisi aklima geldi. O kadar guzel yazmis ki izniyle bir kismini alintiliyorum:

##
Masanobu Fukuoka Japonya’nın güneyinde küçük bir adada yüz yıllardır tarım yaparak yaşayan bir aileden geldi ve mikrobiyoloji üzerine eğitim alarak uzun yıllar bitki hastalıkları üzerine çalıştı. Henüz yirmibeş yaşındayken yakalandığı ağır zatürrenin onu ölümün kıyısına getirmesinin hemen ardından bir gün sabaha karşı farkettiği şu gerçek yaşamını değiştirdi: "bu dünyada hiç ama hiçbir şey yok, insanlık hiç ama hiçbir şey bilmiyor. Hiçbir şeyin hakiki bir değeri yok ve bütün eylemler nafile, anlamsız birer çabalar." En iyisini doğa bilir.

İnsanoğlunun yaşamı kontrol etme hatta anlama çabası bile nafile ve özünde yıkıcıdır. Bu farkedişin ardından köyüne dönen Fukuoka, ilk önce kendisine emanet edilen narenciye bahçelerinde bu yöntemi dener ve o zamana kadar budanmış olan ağaçları ve sürülmüş olan bahçe toprağını kendi hallerine bırakarak bütün meyve bahçesinin solarak yokolmasını izler. Aldığı ilk ders doğaya dönüşün bir anda herşeyi bırakarak yapılamayacağıdır.

Savaş sırasında 5 yılını yine devlet için bitki hastalıkları üzerine çalışarak geçiren Fukuoka bunun hemen ardından köyüne dönerek felsefesini uygulamaya girişir. Yeni bir yöntem geliştirmenin yaygın yolu "şunu denesek nasıl olur? bunu denesek nasıl olur?" diye sorarak bir sürü yeni şeyi birbirinin üstüne denemektir. Oysa Fukuoka bunun tam tersini yapar ve en sonunda şu sonuca varır: sürmeye gerek yoktur, gübrelemeye gerek yoktur, kompost yapmaya gerek yoktur, böcek ilacı kullanmaya gerek yoktur. Bu noktaya kadar indiğinizde, gerçekten gerekli olan çok az tarım uygulaması vardır.

Fukuoka her fırsatta bunun yalnızca bir tarım yöntemi olmadığını vurgular: "İnsanın gelişmiş tekniklerinin gerekli görünmelerinin nedeni, doğal dengenin aynı yöntemler kullanılarak ciddi şekilde bozulması sonucunda toprağın onlara bağımlı hale gelmiş olmasıdır…İnsanlar hastalıklı bir çevre yarattıkları zaman doktorlar ve ilaçlar gerekli hale gelirler. Resmi eğitimin hiçbir temel değeri yoktur ama insanlık, insanın hayatta kalması için "eğitimli" olmasını gerektiren koşulları yarattığı zaman gerekli hale gelir."
##

Ilgilenenler icin, Masanobu Fukuoka’nin batida yayimlanan kitaplari:
● The One-Straw Revolution (1975)
● The Natural Way of Farming – The Theory and Practice of Green Philosophy (1976)
● The Road Back to Nature – Regaining the Paradise Lost (1987)
● The Ultimatum of God Nature - The One-Straw Revolution - A Recapitulation (1996)

Ekin Sapı Devrimi Kaos yayinlari tarafindan yayinlanmis, The Natural Way of Farming'in cevirisi tamamlanmis, Kaos Yayinlari’ndan cikmak uzere. Son kitabi The Ultimatum of God Nature ise cevirilme asamasinda.


[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Masanobu_Fukuoka

26 Kasım 2010 Cuma

Bir Minicik Aslanbiyigi Kokunun Dusundurdukleri



Bu minicik aslan biyigini posetten dikmek icin cikarirken kokleri topraktan ayriliverdi. Fotografta bas ve isaret parmaklarimin birlestigi yerde, kok basliyor. Normalde agaclarin kokleri yer altinda agacin toprak ustundeki seklinin bir izdusumu gibi olurmus. Ama sadece ilk basta, koklerini yeni buyuturken kokler govdenin 4-5 kati olurmus. Ufaklik once koklerini salip, kendini guvende hissetmeye baslayinca buyumeye basliyor anlasilan. Iste tam da bu nedenle, herhangi bir bitkiyi posettense yerinde hem de tohumdan baslatmak en guzeli. Bu sene sonbaharda posette baslattiklarimizi yazin yerlerine dikmek istemedik. Sulama problemleri yuzunden. Simdi yagmurlarla dikimlere basladik. Ama posette bir yumaga donmus kokleri gordukce, ya da posetin deliklerinden topraga koklerini salmis fidanlarin koklerini topraktan catir catir soktukce icimiz nasil acidi, anlatamam!

Ote yandan posette bir cok fidan yetistirmenin bakim acisindan kolayligi da inkar edilemez. Son bir kac fidanimizda sut kartonlarini denedik. Cok basarili. Sut kartonunun alt ve ust kismini kesip atiyoruz. Bunlari bir tepsiye yan yana diziyoruz.
Ilk ana yapraklarini cikarir cikarmaz yerlerine dikiyoruz. Dikerken de fidani sut kartonu ile dikiyoruz, topraga yerlestirdikten sonra kartonu ustten cekiveriyoruz. Karton topragin icinden kolayca cikiveriyor. Boylece kokleri zarar gormeden yeni yerine yerlesiyor.

Ama hala, en onemli sey koklerin kartonun disina tasmamasina ozen gostermek. Ve belki de dikimi illa ki yaza gelenleri elle sulamayi goze alip yerlerine dikmek!

24 Kasım 2010 Çarşamba

Datcali Venusler Is Basinda

Biliyorsunuz, burada isler bizi epey asmis durumda. Her yeni ogrendigimizi uygulamaya kalkinca hep zamana karsi bir yaris icinde buluyoruz kendimizi. Ogrenmenin sonu yok demisler, bu demek oluyor ki uzunca bir sure bu tempo devam edecek!:)

Neyse ki, bu aralar arkadaslarimiz bize el veriyorlar. Hem de nasil! Bir kac hafta once Panos'un 3 gunluk Dogal Tarim seminerine gitmistim. Tam yola cikacagim gun ciddi bir ekim calismasi yaptik.



Sevgili Oya ve Melda ile neler ekmedik neler. Mese, hunnap, Datca'nin yaban erigi, aslan biyigi, adini bilmedigimiz bir kac cesit legum sarmasik! Hatunlarin elinin degdigi her sey yeseriyor; daha 2 hafta olmadan sarmasiklar boylarini gostermeye basladilar olanca guzellikleriyle.

Bugun bir parti daha yaptik. Bu sefer de sevgili Oya ve Necla cok daha zor bir iste beni yalniz birakmadilar. Mandalamizin ekim isini bitirdik.



Aslinda mandalinin alt yapisini hazirlayan Tugrul. Haftalardir ince ince isliyordu yerini. Sonunda bitirdi ve bana basla isaretini verdi. Ayberk'le hazirladigimiz kompostla besledigimiz topraga, 3 gundur her firsatta yaptigim tohum toplarini (pek yakinda anlatacagim bu tohum topu olayini), baklagillerden bakla, nohut, bezelye ve sevgili Evren'in hediyesi "Mungo Bohnen" (Mung bean) ile destekleyerek sactik. Gorunen o ki mung fasulyesi benim cok sevdigim uzakdogu ve hint mutfaginin vazgecilmez bir parcasi. Eger bizim iklimi sevip de urun alabilirsek "mecburen" bir iki tarifi denemem gerekecek!:)



Ustunu de saman ile kaplayinca yumusacik, yagmurlari elimizde sicacik bir cay bardagi beklemekten baska yapacak bir is kalmadi.Asil keyifse, bu bahceden birlikte hasat yapmak olacak.



Bu gece yattigi yeri sevecek 3 hatun var, sabah yataktan nasil kalkacaklar hic fikrim yok ama!:)

27 Ekim 2010 Çarşamba

Kedi olmak varmis

Su uyku keyfi uzmanina bakar misiniz?



Bu kedilerin hayatlarini gordukce, annemin bize soyledigi bir lafini hatirliyorum; hayatta kedi olmak varmis, ama Pinar'la Tugrul'un evinde!:)



Bu arada arkadaki beyaz giysi dolabinin ortusunun geldigi hale bakar misiniz? Bu dolap bir zamanlar gayet guzeldi, sonra Payam ve Darma bu eve geldiler, gerisi malum...

21 Ekim 2010 Perşembe

Harup Macerasi- Pekmez yapimi -2

Gecen hafta sonu pekmez isini tatliya bagladik. Sabah erkenden Yuksel teyze Ece ile geldi. Kazanlari zaten gunler oncesinden almistik. Burada dugunlerde, cenazelerde buyuk kazanlarda yemek ozellikle de keskek pisiyor. Tabi odun atesinde. Is lekesini kolayca cikarmak icin bulduklari bir yontem, kazanin disini deterjan ile sivamak. Sonrasinda sicak su ile yikaninca kolayca cikiyormus. Yikama kisminda onca deterjanin kullanimi hic icimize sinmedi ama ne yapacagimizi da bilemedik. Gunun sonunda odun atesi kullanma fikrinin o kadar da zor olmadigi ve ara ara yapacagimizi dusununce, kendimize bir kazan almanin daha iyi olacagina karar verdik. Bizim icin disinin kararmasi nasilsa problem olmayacak.

Konumuza devam edersek, ilk is olarak Yuksel teyze kazanin disini deterjanla, deterjani su ile islatarak kapladi.



O arada odun atesini baslatmistik. Yagmurlardan biraz islanmisti odunlar ama problem olmadi. Kazani atesin ustune koyup, acele acele bidondan harup suyunu kazana bosaltmaya basladik. Kazani yeni, alttan ates harli bir sekilde yaniyor, kazanin dibini yakmaktan korktuk.



Kazanin icindeki suyun kaynamaya baslamasi 5 dakika bile surmedi desem? Inanilmaz! Eger elimizde olsaydi, kalin ve uzun dallar Yuksel teyzenin tercihi ama elimizde bu tanima uyan odun pek azdi. O yuzden sik sik gidip atesin altini kontrol etmemiz gerekti gun boyu.



Kazandaki koyu kahverengi seviyeye dikkat! Icine harup suyunu bosalttigimizda, seviye oradaydi. Buna daha sonra tekrar donecegiz!:)

Ilk basta koyu bir kopuk olustu. Recel yaparken kopuklerin toplandigini biliyorum. Ama pekmezde kimseden bu konuda birsey duymamistim. Sonucta toplamaya karar verdik. Bu isi daha once yapmis olanlara soracagimiz ilk soru bu. Kaynama saatler suruyor. Gidip gelip karistirdik, altinin atesini kontrol ettik. Ha, bu arada soylemeyi unuttum. Kazan kaynamaya baslarken daha yagmur atistirmaya baslamisti. Kosturup poseidon ve windguru'dan son durumu kontrol ettim. Aaaaah! Korkunc yagmurlar geliyordu. Peki peki, biliyorduk boyle olacagini ama elden ne gelir. Haruplar gunler oncesinden islanmis, biraksak fermentasyon baslayacak, kokacak, vs. El mahkum o gun yapacaktik. Eldeki ondulinlerle fotografini cekemedigim bir duzenek kurduk, kazanin ustune gecici cati yaptik. Tabi onun altinda nasil bir is icinde kaldigimizi tahmin edersiniz. Ust bas oyle bir koktu ki gunun sonunda! Bunlar isin zamanlama hatalari. Bu is bundan 1 ay once gayet rahat bir sekilde yapilabilirdi. Bu da bize bir ders olsun deyip durduk Tugrul'la. Her neyse, sonucta sabah 9:30'da baslayan kaynatma operasyonu saat 5:00 itibariyle sona erdi. Biraz panikten, biraz da sogudukca daha da yogunlasir diyerek erken indirdik galiba. Bu sefer de kivam bence biraz civik oldu. Tugrul benimle ayni fikirde degil ama bunun sebebi yeniden o atesi yakmamak olabilir mi bilmem!:) Bunca islemden sonra cika cika ne kadar mi pekmez cikti? Bir duduklu, bir orta boy, bir de kucucuk celik tencere dolusu kadar:



Tekrar ustteki fotografa bakarak kazanin ilk bastaki seviyesini hatirlamanizi oneririm.

Ertesi gun soguyunca, kavanozlara doldurdum. Burada da bir sorum var bilenlere. Tencerelerin dibine harubun unu çökmüş. Bunu sikmak tabi ki mumkun ama dogrusu her sikista miktar daha azaliyor. Lezzetine baktik, gayet guzel, bu seferki boyle olsun, baska turlu yapiliyorsa ogreniriz sonraki deneme icin dedik.

Iste gunler suren harup pekmezi sagamizin sonuna geldik. Biz erdik muradimiza, darisi her isteyenin basina...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Harup Macerasi- Pekmez yapimi -1

Gecen hafta basi haruptan pekmez yapmak icin kollari sivadik. Iyiki de sivamisiz, ne zor ismis! Once harup unlarini islattik. Aklimizdaki, pekmez icin ayirdigimiz tum unlari islatmakti. Ama islatmaya baslayinca bunun pek mumkun olmayacagi ortaya cikti. Bir cuval harup ununu islatmak icin kocamaaan iki bidon bulduk. Yarisina kadar un koyup, ustunu su ile tamamladik. Bir hafta kadar un cuvallarda bekledigi icin, tas gibi olmustu, bidona koymak icin parcalamak biraz zaman aldi. Herhalde hemen yapsaydik daha iyi olabilirdi.

Ustune suyu ekleyince o derin bidonlarda karistirmak icin yeterince uzun ne olabilir diye dusunmeye basladik. Tugrul, kalin bir kargi kesti. Guzelce yikadik. Cok da guzel gorevini yapti. Ilk basta su ile unun birbirine karismasini saglamak gerci epey zor oldu. Aslinda, unun bidona girecek miktarini kestirebilsek, su ile birlikte karistirarak bidona koymak isleri epey kolaylastirir. Neyse, guzelce karistirdiktan sonra, bidonun kapagini kapadik ve aklimiza estikce gidip gelip karistirdik. Aslinda 1-2 gun bekletmek yeterliymis ama, yagmurlar zamansiz yaginca, 3 gun beklemis oldu. Baktik, yagmurlar bir kac gun daha devam edecek, islatilmis unlari sikarak suyunu cikarmak icin hazirliklari yaptik. Keci boynuzlarini toplama bu asamanin yaninda pek kolay kaldi! Bileklerimiz koptu, kullandigimiz kac tane bez torba yirtildi! Aksam 4:30 gibi basladigimiz bu isi saat 9:30'da ilk bidonun dibini gordugumuz vakit bitirdik. Ikinci bidona devam etmek mumkun degildi o saatte ve yorgunlukla. Ikinci bidonun ustundeki suyu alarak, kalani icin baska bir yontem uygulamak gerektigine karar verdik. Elimizde 80x120 cm. boyutlarinda dikdortgen ortuler vardi. Ikinci bidonun icindekileri Yuksel teyzenin kazanina bosalttik. Ortuleri bidon agzina bagladik. Kazandan islak harubun yarisini bir ortuye, kalanini diger ortuye doktuk. Gece boyunca aktigi kadar aksin dedik. Sabah baktigimizda bidonun dibinde bir karis bile olmayan su sizdigini farkettik hayal kirikligi icinde. Ortuleri bidonun agzindan alip, icindekilerle toparlak yapip ustune de cok agir bir tas koyduk. Ara ara, icindekileri biraz bosaltip, torbayi ufaltip, tasi tekrar yerlestirdik. Itiraf edeyim cok bir sey cikaramadik. Ama ikimizde de tekrar elimizde sikma enerji ve istegi yoktu, oldugu kadar diyip bu asamada biraktik suyunu cikarma islemini. O gun ara ara yagan yagmurlar kazanlarda kaynatmamiza izin vermedi ama sagolsun Yuksel teyzenin onerisi ile -ki ne kadar yerinde oldugunu sonradan gorduk- BBQ'de kucuk bir odun atesi yakip ustunde, ufak bir tencerede deneme kaynatmasi yaptik. Ilk denemede elde ettigimiz pekmez degil, harup sekerlemesi/macunu kivaminda idi!:) Sanirim cay kasiklarina sarip sarip yemekten baska bir care yok!



Ikinci denemede sonuc daha iyiydi. Gerci onun kivami da tapek (tahin-pekmez) kivami oldu! Aksam yemekte tatli niyetine tapek yapip tadini cikara cikara yedik.

Neden bilemem ama rengi koyu kahve oldu. Bizdeki pekmezler genelde siyaha yakin bir ton. Bu isi daha once yapmis bir tanidik yakinda Datca'ya geliyor. Onunla bir konusmakta fayda var.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Haruptan un yapalim


Harup unu dedigimiz sey aslinda kucuk kucuk kirilmis keciboynuzlari. Degirmende kirilirken, cekirdegi ile birlikte kiriliyor. O yuzden icinde bazen butun olarak cekirdekler cikabiliyor. Bunlari elemeden kullanmanin, hem bizim hem de gelen misafirlerimizin dis sagligi icin tehlikeli sonuclar dogurabilecegini farkettik!;) Yuksel teyzeden kocaman kocaman siniler, tepsiler aldik. Ustlerine serdik. Bir kac gun ara ara karistirarak kurumasini bekledik. Bu yapilmazsa, unlar boceklenebiliyor, koku yapabiliyormus.

Elerken, un eleginden biraz daha buyuk gozenekli bir elegi tercih ettik. Biraz daha "disli" oldu unumuz ama kekte ya da kurabiyede farkedilecek bir durum yaratmadi. Evet evet, hem kurabiyesini hem de kekini denedim!:)

Bu konuyla ilgili son bir yorumum harup kokusu ile ilgili olacak. Tarhana yapanlar, ya da yapilirken o ortamda bulunanlar, tarhana kokusu ile sarsilirlar!;) Dogrusu keciboynuzu cok daha hos bir koku olmasina ragmen, bizim pergolede tutunca, 2 gun boyunca gece gunduz o kokuyu solumak biraz yordu bizi! Cuvallari degirmenden eve getirdikten sonra arabadan 2-3 saat indiremedik. Indirdigimizde koku oyle bir sinmisti ki, aradan gecen haftalar boyunca arabimiza binen herkes soyle veya boyle bir yorumda bulundu!:) Eh, o kadarcik kusur kadi kizinda da olur derler!

30 Eylül 2010 Perşembe

Harup hasadi basladi

Ah dun gece pek guzel uyudum. Neden mi? 2 gundur keci boynuzu topluyoruz Tugrul'la. Yegen Burcu'nun kulaklarini oyle bir cinlattik ki! Gecen sene o ne guzel yapmisti. Simdi baktim da bloga, Agustos sonunda yapmisiz gecen sene! Bu sene iyi gec kalmisiz. Dogruyu soylemek gerekirse, Yuksel teyze, hafta sonu arayip da yagmurlar yagip, haruplari "çikin" olmadan toplayalim demeseydi bizim toplayacagimiz yoktu. Hafta sonu araya baska isler girdiyse de, son iki gundur buyuk harup agacimizdan haruplari toplamayi bitirdik. Gecen sene kolaydi, sadece toplayip cuvallamistik. Birileri gelip alacakti ama olmadi. Bu sene un yapalim, pekmez yapalim deyince isler biraz daha cogaldi. Yuksel teyze sagolsun, bize iki farkli uzunlukta sopa verdi. Tugrul agaca cikti, ben de alttan yetisebildiklerimi sopa ile indirmeye calistim. Tugrul'un bacaklar bir sure sonra uyusuyor dogal olarak. Tabi bir de bizim ulasamadigimiz yukseklikteki dallarda tepisen Payam ve Darma var! Darma, eger Payam ortada yoksa hemen Tugrul'un dayanmak icin kullandigi eline saldiriyor. Su kedi, kopeklere is yaptirmayi bir ogretebilsek, hayatimiz oyle kolaylasirdi ki!

Genellikle kafa hep yukariya dogru, boyun bir sure sonra iflas ediyor. Arada filmlerde, kursunun geldigini gordugun sahneler gibi harubun done done sana yaklastigini goruyorsun. Bir kere nasil oldu anlamadim, tam disime yedim harubu! Bir de inatcilari var ki insani illet ediyor. Bir obek halindeyken indirmek cok kolay, ama bir de tek basina kaldiysa, ah ne zor oluyor onu indirmek! Bazen inerken dala takiliyor, yapraga takiliyor, inmiyor da inmiyor. Bu durumlarda didismemek ruh sagligi acisindan en iyisi ama olmuyor iste!

Araya Yuksel teyzenin anlattigi bir kisa hikaye sokayim; bir gun çam agaci harup agacina "hadi gezmeye gidelim" demis. Harup da, "baksana, biri kucagimda, digeri karnimda, ben nasil gideyim!" demis. Agaca bakinca hikayenin ne demek istedigini anliyorsunuz. Sopa ile indirmeye calistiginiz uzum salkimi gibi duran haruplarin hemen yaninda minicik, kirmizimsi bir cikinti goruyorsunuz. Iste o da yeni senenin salkim harubu! Onu kirmadan digerlerini indirecegim diye ugrasiyorsunuz. Arada ne yazik ki kirdiklarimiz da oluyor.



Toplama isi bitince, is bitmiyor. Sira geliyor yikamaya. Terlikler ve rahat bir elbise giyiliyor, yigin yigin keciboynuzlarinin bir ucundan baslanip kovalara dolduruluyor, camasir makinasi teknigi ile yikaniyor. Sonra suzulup serilecek yere tasiniyor, kovalardaki su etraftaki cicek, agac diplerine bosaltiliyor. Ardindan, yenilecekler, un yapilacaklar, pekmez kaynatilacaklar, tavuk yemi olacaklar, en sonunda kalanlar da malc olacaklar seklinde ayriliyor. Dun aksam hava kararirken baktik ki ayirma isine dalsak yetistiremeyecegiz, hemen cuvallara doldurup kaldirdik. Yagmur gecince tekrar serip islemi tamamlayacagiz.

Tum bu isleri yaparken, buyuk ailenin, cok cocugun, gelinin, torunun ne guzel oldugunu dusundum!:) Herkes isin bir ucundan tutunca isler hemen hizaya giriveriyor. Ardindan da oturup hep birlikte yer sofrasinda yeniyor. Ustune de ogle uykusunu unutmamak lazim tabi ki! Eh boyle bir Edi ile Budu olunca ogle uykusunu birak bir yana, ogle yemegi yenmedi.

Yine bu isleri yaparken, bir koy evinde, ya da ciftlik evinde, kocaman bir depoya ve kilere ihtiyac oldugunu dusundum. Bize 40 m2 yasam alani yetiyor ama bana kalsa 250 m2 depo ve kilere ihtiyacimiz var! Sanki bir o kadar da bu yikama, serme, kurutma islerinin yapilacagi, suyun direk bahceye verilecegi, ustu kapali bir alana ihtiyacimiz var.

Sirada bekleyen 1 buyuk, 1 de kucuk harup agaci var. Hadi bize kolay gelsin.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Zeytin Hasadi

Bu sene zeytinlerimiz cok erken oldu. Genelde yerel zeytinlere gore zaten 1 ay kadar erkenciyiz ama bu sene daha agustos bitmeden dalinda kararan epey bir zeytin farkettik birdenbire.

Ilginctir, 2 agacimizdaki tum zeytinler yesil ama burusuktu. Neden bilemedik. Buradaki tanidiklar da annemler (Ege bolgesi) de bu sene baslarina ayni seylerin (erkencilik, az verim, kuruma) geldigini soyluyorlar. Zeytinlerimiz zaten az o yuzden ne burusuk dinledim ne ufacik! Hepsini isledim. Sadece ayri kaplarda sakladim. Bakalim, performans onumuzdeki senelerde bu emege deger mi degmez mi, soyleyecek. Bu yaptigimi gorunce hayretler icinde, ben ne zaman kendi zeytininden baskasini begenmeyenlerden oldum dedim kendi kendime! Biliyorum, biliyorum; zeytinleri yaptigimiz ilk sene!:) Daha bir kac sene oncesine kadar tanidiklarin kendi yaptigi zeytinleri pek begenip, baska da bir zeytin yememe tercihlerini hafif biyik altindan gulerek dinlerdim. Simdi onlardan biri oldum!

Agaclar boy seviyesinde olunca toplamasi da bir zevk. Ama bir tane bile kacirmayacagim deyince agaci 3 kere tavaf etmek gerekiyor. Her seferinde farkli bir acidan bakarak, gozden kacmaya calisan zeytinleri yakalayarak. Bazi agaclarimizda zeytinler bolken, bazilarindan 1 tane bile alamadik. Bunu once pamuklu bit mucadelesi olarak yaptigimiz basincli suya vermistik ama herkeste bir verim problemi olunca tam da emin olamadik. Onumuzdeki sene kontrollu deney yapmali.

Zeytinlerimiz 10 gune kadar yemege hazir olacak. Kahvalti sofrasi da eksiklik hissinden kurtulacak.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Arayi kapayalim

Epeydir olan biteni yazmadik. Sevgili Cigdem'in de itelemesiyle, bu miskinligi birakip hemen bir ozet vereyim istedim.

Bir onceki blogda gordugunuz cadiri kaldirali epey oldu. Bu yaz boyunca insanin durdugu yerde ensesinden ter akitan sicaklar bir haftadir yok. Inanasimiz gelmiyor ama, aksamlari ustumuze pikeler aliyoruz, karavanin pencerelerini kapiyoruz. Bir tanidik bir kac gunluk bir sey, cok alismayin dedi. Biz de su anda keyfini cikariyoruz.

Bu arada bir bayram gecti; Yuksel teyzeler arife gunu firini yakinca, ben de yardima gittim. Ter akitarak yogurdugum halkalari once pisirdik, ardindan da gevrettik, ha bugun ha yarin bir dolgu cikacak, bir kaplama kirilacak korkusuyla sabahlari yiyoruz. Arife gunu Yuksel teyzenin gelinleri incecik incecik actiklari yufkalarla burada sarayli denen bademli (eh badem memleketinde baska ne olabilirdi ki!), suruplu bir tatli yaptilar. Surekli izliyorum ama bir gun gelir becerebilir miyim hic emin degilim. Bazi seyler zamaninda ogrenilirse oluyor.

Agustos sonu bir yegenimiz oldu. Annesi babasi adini Ipek koydular (biz aramizda ipek bocugu diyoruz, aman duymasinlar). Tugrul'un erkek kardesi ve esi pek tatli bir kiz bebegi ile herkese bayram hediyesi verdi. Ben kardeslerimin en kucugu Tugrul da en buyugu olunca benim yegenler 20'lerinde, Tugrul'unki daha bebek! Bundan 15-20 sene sonra Bostancik'ta bize yardima gelecek gencler yetistiriyoruz yani!;)

Bu yaz gelen gidenimiz boldu. Sanal ortamda tanistigimiz bir cok kisi ile yuz yuze gorusme imkanimiz oldu. Ote yandan yillardir gorusmedigimiz dostlarla yeniden bir araya geldik. Sanki bu sene sevdiklerimizi Datca'ya getirme/yerlesme konusunda ikna etmek yolunda epey bir yol katettik!

Kedi, kopek, tavuklar diye sordugunuzu duyar gibiyim. Darma hala cok tatli, hala Payam'la deli gibi tapırıyorlar. Iste bu da ornegi:



Nala ve Layka ciddi kavga ettiler. Layka 1 hafta kadar moral olarak kendine gelemedi. Bu kadar ince ruhlu bir kopek gormedim! Nala'dan yedigi dayak sonrasi, yemek/kemik yemeyi reddetti. Hatta yuruyus sonlarinda eve gitmeyi istemedi. Tepelerde oturup kaliyordu. Elimde tasma ile gidip alip geliyordum. Neyseki su aralar tekrar eski ruh haline dondu. Nala'ya sinirlenip, yanina yaklasinca isirmaya calismaya basladi! Bunun sonu yeni bir kavga demek, o yuzden epey dikkat ediyoruz.

Nala bu arada baska bir yaramazlik yapti diye dusunuyoruz. Bir sabah kalktigimizda kumesin disinda piliclerden birisini geziyor, digerini ise yerde kafasi ve bir budu kopmus buldum!:( Tahmin ettigimiz; bu iki pilic aksam uzeri (ogleden sonra evde yoktuk) citlerden disari cikmayi becerdiler. Nala da hep bu pilicleri guderdi. Ama arada bacaklarina daldigini gorup hep kiziyorduk. Yine oyle bir oyun baslatti ve ne yazik ki bu sefer kotu sonuclandi. Tugrul su anda Nala'ya tavuklara yaklasmamayi ogretmeye calisiyor. Isi onlari koruyup gozetmek olan Nala'ya az kizmadik ama yapacak bir sey de yok!

Bu seneki sebze deneyimlerimizi hep yazmak istedim ama bir turlu toparlayamadim dusuncelerimi. Ama bir sonraki blogda onlari yazmak istiyorum. Cok yakinda!